top of page

Sesin Rengi ve Bilimin Uyumu: Tınısal İpuçlarının Konuşma Algısındaki Rolü, Yeni Nesil İmplant Teknolojileri ve Kariyer Tavsiyeleri

Öğütnaz Çoban

İşitme Atölyesi’nin röportaj serisindeki bu ilk buluşma, odyoloji bilimini müzik ve psikoakustik ile harmanlayan araştırmacı Öğütnaz Çoban’ın çalışmalarına odaklanıyor. Bu görüşmede, beynin sesleri milisaniyeler içinde tanımasını sağlayan "auditory gist" kavramı, tınısal ipuçlarının (timbre) konuşma algısındaki rolü ve koklear implant kullanıcıları için geliştirilen yeni nesil müzik algısı stratejileri ele alınıyor. Görüşmede ayrıca Çoban’ın yurt dışındaki araştırma deneyimlerine ve akademik kariyer hedefleyenler için paylaştığı değerli tavsiyelere de yer veriliyor. Çoban, hem bir müzisyen hem de bir araştırmacı olarak, erken çocukluk dönemindeki müzikal maruziyetin işitsel gelişim üzerindeki uzun vadeli etkilerine dair kapsamlı bir perspektif sunuyor.


Röportajdan öne çıkanlar:


  • İşitsel Hızlı Tanıma (Auditory Gist): Beynin bir sesi detaylı analiz etmeden, milisaniyeler içinde kategorize etmesini sağlayan bu kritik mekanizma ve günlük iletişimdeki önemi ele alınıyor.

  • Tınısal İpuçlarının Rolü: Spektral merkez, spektral akış ve log-attack time gibi tınısal özelliklerin; özellikle gürültülü ortamlarda ünlü ve ünsüz seslerin ayırt edilmesindeki işlevi tartışılıyor.

  • Geleceğin Koklear İmplant Teknolojileri: Kullanıcı tercihlerine dayalı olarak geliştirilen vibrotaktil (titreşimsel) yöntemler, özel miks teknolojileri ve kişiselleştirilmiş müzik rehabilitasyon stratejileri inceleniyor.

  • Müzikal Çevrenin Gelişimsel Etkisi: Erken çocukluk döneminde evdeki müzikal maruziyetin, işitsel ayrımcılık yeteneğini ve gürültüde konuşmayı anlama becerisini nasıl doğrudan desteklediği vurgulanıyor.

  • Kültürlerarası Müzik Algısı: Türkiye'de Batı müziği eğitimi alan çocukların, günlük hayattaki makamsal maruziyetle birlikte nasıl özgün bir işitsel beklenti yapısı geliştirdiği projesinden detaylarla sunuluyor.

  • Akademik Kariyer ve Deneyim: Uluslararası araştırma iş birliklerinin vizyon üzerindeki etkisi ile araştırma odaklı bir kariyer için doğru danışman seçiminin ve stajların kritik önemi paylaşılıyor.


İşitme Atölyesi: Öğütnaz Hanım merhaba. Okuyucularımız için kendinizden ve akademik yolculuğunuzdan kısaca bahsedebilir misiniz? Odyolojiye olan ilginiz nasıl başladı ve sizi bu alandaki araştırmalara yönelten temel motivasyon neydi?

Öncelikle merhaba, bu güzel platformda yer almak benim için çok keyifli. Tabi, şöyle anlatayım: Odyolojiyi ilk duyduğumda henüz lisedeydim. Ses fiziği ve akustik dersleri, işitme fizyolojisi ve anatomisi üzerine çalışma fikri daha o zamandan bana çok ilginç gelmişti. Ama açıkçası daha lisansa başlamadan kafamda yanına mutlaka bir alan daha koyma hedefi vardı; çünkü tek başına bile çok geniş bir bilim dalı olan odyolojinin, üzerinde mutlaka spesifikleşilmesi gereken bir bölüm olduğunu düşünmüştüm.
Tabi bu düşüncelerimin nasıl ilerleyeceği süreci, lisans hayatımdaki stajlarım sayesinde tam anlamıyla netleşti. Hem klinik hem de cihaz sektörü stajlarımdan sonra hemen meslek hayatına atılmamaya; bu alanda kesin olarak yüksek lisans yapmaya ve akademik olarak daha ileri derecelerde ilerlemeye karar vermiştim. Başkent Üniversitesi’ndeki lisans hayatım boyunca ve sonrasında yaklaşık 6 yıl boyunca bir müzik okulunda müdür yardımcısı olarak çalıştım. Bu 6 yılda müziğin gerçekten de fazlasıyla içinde olduğum için hem kendi müzik geçmişim hem müzisyen çevrem hem de akustik konularına olan yoğun ilgimden dolayı okul ve danışman araştırması yapmaya başladım.
İşte tam bu süreçte çeşitli okulların eğitimlerine katılırken, şu anki danışmanım Mustafa Yüksel’i tanıdım. Kendisi psikoakustik, müzikal algı ve koklear implant alanında çalışan ve benim için gerçekten de fazlasıyla donanımlı bir danışman adayıydı. Kendisiyle hemen iletişime geçtim ve onun gibi ilerleyebilmek için ne yapmam gerektiğiyle ilgili değerli bilgiler aldım. O dönemden sonra iletişimimizi hiç kesmedik ve mezun olduktan yaklaşık 2 yıl sonra, onun danışmanlığında Ankara Medipol Üniversitesi’nde yüksek lisansıma başladım. Şu an tez dönemindeyiz; danışman hocam bu sürece kadar beni birçok projeye dahil edip bolca sorumluluk yükleyerek ne yapmak istediğime karar vermemde gerçekten çok büyük bir pay sahibi oldu.

İşitme Atölyesi: Yüksek lisans tez çalışmanızda "tını" (timbre) ve "hızlı fonem kategorizasyonu" gibi oldukça teknik ama bir o kadar da merak uyandırıcı kavramlarla çalışıyorsunuz. Literatürde "auditory gist" (işitsel hızlı tanıma) olarak geçen bu yetenek tam olarak nedir ve neden bu kadar kritik bir öneme sahip? Ayrıca, çalışmanızda üzerinde durduğunuz spektral merkez, spektral akış ve log-attack time gibi teknik detayların günlük hayatta sesleri—özellikle de gürültülü ortamlarda—ayırt etmemizdeki rolünü bizim için biraz daha basitleştirerek anlatabilir misiniz?

Tabi, aslında konuyu şöyle özetleyebilirim: Basitçe söylemek gerekirse auditory gist —ki bunu Türkçeye 'işitsel hızlı tanıma' olarak tanımlayabiliriz— beynimizin bir sesi detaylıca analiz etmesine gerek kalmadan, sadece milisaniyeler içinde onun “ne olduğunu” anlamasını sağlayan muazzam bir yetenektir. Yani duyduğumuz ses bir keman mı yoksa bir insan sesi mi, saniyenin çok küçük bir diliminde buna karar veriyoruz. Bu mekanizma bizim için çok kritiktir; çünkü günlük hayattaki karmaşık ve gürültülü ortamlarda iletişimi sürdürebilmemiz, sesin sadece frekansına değil, “tını” dediğimiz o kendine has 'rengine' dayalı bu çok hızlı karar verme sürecine bağlıdır.
Peki, beynimiz bu tınıyı nasıl çözüyor derseniz, aslında burada üç temel ipucuna bakıyor: İlki 'Spectral Centroid', yani sesin bir nevi parlaklığı. Örneğin, bir 'S' sesi gibi yüksek frekanslı sesler çok parlak ve keskindir; ama bir 'M' sesi çok daha boğuk ve derinden gelir. Beyin bu parlaklık merkezine bakarak sesi anında sınıflandırır.
İkincisi 'Log-Attack Time', bunu da sesin 'sahneye çıkış hızı' olarak düşünebiliriz. Ses aniden, patlayarak mı başlıyor yoksa yavaşça mı yükseliyor? Mesela 'P' veya 'T' gibi sessiz harfleri telaffuz ettiğimizde ses ağzımızdan bir patlamayla çıkar ; ama 'A' gibi bir ünlü ses çok daha yumuşak ve yaygın gelir. Beyin bu atak süresini ölçerek aradaki farkı şıp diye anlayabiliyor.
Üçüncüsü de 'Spectral Flux', yani sesin 'değişkenliği'. Ses zaman içinde ne kadar dalgalanıyor; sabit bir düdük sesi gibi durağan mı, yoksa konuşma sesi gibi sürekli değişen bir yapıda mı? Bu da bize sesin iç dinamikleri hakkında çok değerli bilgiler verir.
İşte biz de tezimizde; sesin bu parlaklık, hız ve değişim ayarlarıyla oynadığımızda veya arkaya konuşma gürültüsü eklediğimizde, beynin bu hızlı tanıma yeteneğinin nasıl etkilendiğini inceliyoruz. Asıl amacımız, hangi tınısal özelliğin insan işitsel hızlı tanımasında daha baskın olduğunu ve beynimizin bu ipuçlarını gürültü altında nasıl yeniden değerlendirdiğini çözebilmek.

İşitme Atölyesi: Tez çalışmanızda sesin en temel yapı taşlarını ve beynin bunları nasıl hızla işlediğini bu kadar detaylı ele alırken, bir yandan da çalışmalarınızın sadece laboratuvar ortamındaki akademik teoriyle sınırlı kalmadığını görüyoruz. Özellikle "The Future of Cochlear Implants and Music" gibi uluslararası ve doğrudan kullanıcı deneyimine odaklanan projelerde yer alıyorsunuz. Peki, bu projeden yola çıkarak; koklear implant kullanıcılarının müzik algısı konusundaki asıl beklentileri neler? Gelecekte onları ne gibi heyecan verici teknolojik yenilikler veya yeni nesil rehabilitasyon stratejileri bekliyor?

Aslında çok haklısınız, laboratuvar verilerini gerçek hayatla birleştirmek işin en heyecan verici kısmı. Bu projede asıl odaklandığımız nokta, kullanıcıların beklentilerini ve tercihlerini dolaylı yollardan değil, doğrudan bizzat onlardan öğrenmek. Çünkü saha çalışmalarında şunu net bir şekilde görüyoruz: Var olan çözümlerin her kullanıcıda aynı etkiyi yaratması maalesef pek mümkün olmuyor. Bu yüzden de gelecekteki teknolojilerin artık tamamen kullanıcı geri bildirimleriyle şekillenmesi hedefleniyor.
Bu noktada öngörülen yenilikler arasında, müziği titreşim yoluyla hissetmeyi sağlayan giyilebilir cihazlar veya özel mobilyalar gibi "vibrotaktil" yöntemler gerçekten çok öne çıkıyor. Bunun yanı sıra, vokalleri ya da enstrümanları birbirinden ayrıştıran özel miks teknolojileri ve gerçek zamanlı müzik düzenlemeleri gibi kullanıcının müzik keyfini artıracak deneyimler üzerinde çalışılıyor. Tabi iş sadece teknolojiyle de sınırlı değil; cihaza özel eklenen müzik programları ve kişiye özel rehabilitasyon eğitimleri de geleceğin en önemli stratejileri arasında yer alıyor diyebilirim.

İşitme Atölyesi: Konu hazır koklear implantlardan ve rehabilitasyon süreçlerinden açılmışken, sizin bir diğer önemli çalışmanıza, "Music@Home" projesine geçmek istiyorum. Bu projeyle erken dönemdeki müzikal maruziyetin işitsel ve dil gelişimine etkisini araştırıyorsunuz. Peki, evdeki o doğal müzikal ortamın, özellikle implant kullanıcıları üzerindeki uzun vadeli etkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Çocukluktaki o "ev hali" müzik, gelecekte neleri değiştiriyor?

Aslında çok temel bir noktaya değindiniz; çünkü evdeki müzikal ortam çocuklarda sadece müzik zevkini değil, işitme ve iletişim becerilerini gerçekten de doğrudan şekillendiriyor. Çocuklukta evde müziğe, beraber şarkı söylemeye ve ailece yapılan o sosyal dinleme etkinliklerine maruz kalmak; beynin sesleri ayırt etme yeteneğini, yani işitsel ayrımcılığı ciddi anlamda geliştiriyor. Bu da çocuklar büyüdüğünde belki de en çok zorlandıkları alan olan gürültülü ortamlarda konuşmayı anlama becerisine büyük bir katkı sağlıyor. Yani kısacası şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, evdeki müzik aslında implantın verimini ve başarısını artıran doğal bir rehabilitasyon aracı gibi çalışıyor.

İşitme Atölyesi: Öğütnaz Hanım, bir diğer heyecan verici projeniz ise Türk çocuklarında Batı ve Türk müziği algısı üzerine. Aslında Türkiye bu anlamda çok özgün bir laboratuvar gibi; çocuklar bir yanda akademik bir Batı müziği eğitimi alırken, diğer yanda günlük hayatın her anında makamsal bir dokuyla iç içe yaşıyorlar. Peki, bu iki farklı dünyanın bir arada olması çocukların işitsel beklenti yapılarını nasıl şekillendiriyor? Projenizde bu durumu nasıl ele alıyorsunuz?

Bu dB SPL Speech Perception Lab ile iş birliği içinde yürüttüğümüz bir proje ve büyük bir çocuk/veli popülasyonuyla çalışıyoruz. Çalıştığımız çocuklar hali hazırda batı müziği temelli enstrüman eğitimi alan çocuklar ve herhangi bir müzik eğitimi almayan velileri olduğu için beklentimiz yüksek. Türkiye’deki çocuklar batı müziği eğitimi alsalar da Türkçe pop müzik, İstiklal Marşı ve hatta ezan gibi makam içeren birçok Türk Müziği motifine farkında olmadan maruz kalıyorlar. Velileri ise yaş ve maruziyet süresinden kaynaklı çocuklardan daha fazla Türk Müziği aşinalığına sahipler aslında. Biz hem Batı hem de Türk Müziği perde ve ritim algılarını uyum/hoşluk ve duygusal tepki üzerinden değerlendiriyoruz. Beklentimiz de enstrüman eğitimi alan çocukların velilerinden daha yüksek doğrulukla uyum değerlendirmesi yapması. Duygusal tepki ise hepimiz için merak konusu. Çocukların Türk Müziği motiflerine verecekleri duygusal tepki velilerine göre ne kadar farklı ya da benzer mi? Kısa süre içinde öğreneceğiz.

İşitme Atölyesi: Akademik ve klinik başarılarınızın yanı sıra aslında sizin güçlü bir müzikal geçmişiniz de var; keman ve vokal performansı ile profesyonel düzeyde ilgileniyorsunuz. Bir müzisyen hassasiyetine ve kulağına sahip olmanın, odyolojik araştırmalarınızdaki bakış açınıza veya sinyal işleme (signal processing) konusundaki teknik çalışmalarınıza nasıl bir yansıması oluyor? Bu sanatsal arka plan, bilimsel çalışmalarınızı nasıl besliyor?

Aslına bakarsanız bu sorunun cevabı yüksek lisansa başlama hikayemle doğrudan bağlantılı. Müzik eğitiminin küçük yaştan itibaren insan beyni için ne kadar önemli olduğunu bizzat deneyimleme ve müdür yardımcılığı yaptığım dönemde gözleme şansım oldu. Kendi hayatıma baktığımda, hayatımın her döneminde müzik için ayrı bir yer vardı ve bu işin akademik dönemine gelene kadar da her zaman hayatımda en büyük yeri kaplayan sanat alanı müzikti. Duygularımı müzikle ifade eden ve müzikle verimli olabilen biriyim. Bu da beni özellikle işitme kayıplı bireylerde müzik algısı alanında çalışmaya itti.
Sürece baktığımda asıl temel motivasyonum aslında şu: “Herkesin” müzikten benim ve bizim kadar keyif alabilmesi, müziği anlamlandırabilmesi ve müzikle kendini ifade edebilmesi. Tabi ki bazı simülasyon, perde ya da tını algısı çalışmalarında çalışmaya başlamadan önce küçük bir algı avantajım olabiliyor; bu da bana çalışmanın nasıl yönlenmesi gerektiği konusunda daha konforlu bir alan sağlıyor. Ama direkt olarak bilimsel çalışmalarımı besleyen nokta bundan ziyade, literatüre yeni teknikler katarak özellikle koklear implantlı ve işitme kayıplı bireylerde müzikal algıyı gerçek anlamda iyileştirme motivasyonu.

İşitme Atölyesi: Groningen (Hollanda) ve Ferrara (İtalya) gibi önemli merkezlerde araştırmacı ve stajyer olarak bulundunuz. Bu uluslararası iş birlikleri size akademik olarak neler kattı? Türkiye ile Avrupa’daki odyoloji araştırmaları arasında ne gibi benzerlikler veya farklılıklar gözlemlediniz?

Lisans eğitimimin bittiği yaz University Hospital of Ferrara, İtalya’da klinik stajı yapma fırsatı bulmuştum. Süpervizörüm Prof. Stavros Hatzopoulos’tu. Özellikle yüksek lisans ile ilerlemem konusunda beni çok motive etmişti. İtalya stajımda Türkiye’ye göre en belirgin fark tabi ki de hastane ortamıydı. Türkiye’deki stajlarımda kliniğimizde günde 104 hasta gördüğümüz bir gün olmuştu ki ortalamamız da 90’dı. Bunun en büyük avantajı klinik alanda çok çeşitli hasta görebilip Avrupa’ya göre daha donanımlı bir klinik odyoloji deneyimi yaşayabiliyor olmak. İtalya’da tam tersi Türkiye’deki gibi bir sağlık sistemi olmadığı için hasta görme sıklığımız çok azdı. Tabi Avrupa’nın da avantajı bir hastaya ayrılan süreydi. Odyogramına göre hastaya lisans eğitiminde yoğun olarak aldığımız teorik eğitimin getirisiyle fazlasıyla detaylı yönlendirme yapabiliyorduk. Türkiye’deki devlet hastanelerinde bu mümkün olamıyor. Her hastaya ayrılan süre çok kısıtlı olduğu için hastayı sadece KBB hekimine yönlendirebiliyorduk, odyolog olarak kişisel bir yönlendirme yapamıyorduk.
Groningen’e ise tez dönemime başlamadan gittim. UMCG (University Medical Center Groningen) bünyesinde dB SPL Speech Perception Lab’da Dr. Ellie Harding ve Prof. Dr. ir. Deniz Başkent süpervizörlüğünde çalıştım. Uluslararası iş birliği ile bir proje geliştirmek için 1 ay kadar orada bulundum şu an da remote olarak devam ediyorum. Klinik deneyim edinmek için değil akademik araştırmacı olarak oradaydım. Akademik ortam ile ilgili en çok dikkatimi çeken şey bir proje için her adımı fazlasıyla detaylı ve uzun süre irdeliyor olmalarıydı. Laboratuvardaki her araştırmacının araştırma alanı tek bir tane olmasa bile o an çalıştığı sadece tek bir konu oluyordu. Bunun da akademik verimi ve yayın motivasyonunu artırdığını düşünüyorum. Haftalık laboratuvar toplantılarımızda seçilen bir çalışmanın gidişatı tartışılıyordu. Yaklaşık 15-20 kişilik bir ekip, çalışma alanı o gün bahsedilen konu olmasa bile sunum yapan kişiye geri dönüşler veriyordu. Bu da bir çalışmanın maksimum verimle yayınlanması için tabi ki de çok faydalı bir sistem. Kendi sunumumda da konuyla ilgilenen/ilgilenmeyen herkesten aldığım geri dönüşler çalışma gidişatı için kendi adıma da çok faydalı olmuştu. dB SPL Lab, UMCG’deki odyoloji, akustik ve dil bilimi klinikleriyle birlikte çalışıyor. Ve üniversite hastanesi bünyesinde olduğu için de tabi ki hasta erişimleri fazlasıyla kolay. Türkiye’den farklı olarak her çalışmalarında katılımcılara ödenek ayırmaları gerekiyor ve bu yüzden de hasta erişimleri kolay olsa da çalışmalarına dahil edebilecek katılımcı sayıları çok fazla olamıyor. Bu sebeple iş birliğine önem veriyorlar. Bu da çalışmanın süresini uzatsa da etki değeri fazlasıyla yüksek bir çalışma elde etmelerine katkı sağlıyor.

İşitme Atölyesi: Son olarak, hem klinik hem de araştırma odaklı ilerlemek isteyen genç meslektaşlarınıza ve öğrencilere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Gelecek hedefleriniz arasında neler var?

Bence sadece odyoloji alanında değil her alanda geçerli olacaktır bu söyleyeceklerim. Ben kendi stajlarımla ve katıldığım kongreler/eğitimlerle neye devam edeceğime ve neye devam etmeyeceğime karar verdim. Bu sebeple ilk tavsiyem kesinlikle bu süreçte her türlü staj ve eğitim gibi etkinliklerin içinde bulunmaları olur. Özellikle stajlarda birçok konuda netleşeceklerine eminim. Araştırma odaklı ilerlemek isteyenler için ise, ben danışman seçiminin okul seçiminden daha önemli olduğunu savunuyorum. Öncelikle kendi ilgili alanlarından bir danışman olmalı tabi ki de. Ve danışman iletişimi de yüksek lisans ders dönemi/tez süreçlerini de çok farklı bir noktaya taşıyor. Doğru danışman ile kendi tecrübelerime göre fazlasıyla verimli ve mutlu bir dönem geçirdim/geçirmekteyim.
Gelecekte doktora ve doktora sonrası araştırmalarla araştırma odaklı devam etmek istiyorum. Doktorada da aynı şekilde şu anda çalıştığım gibi psikoakustik/psikolinguistik, müzik ve koklear implant konularında çalışmaya devam etmeyi hedefliyorum. Tabi ki teknoloji hızlı gelişiyor bu sebeple birçok yeni yan alan da çıkmaya devam ediyor. Her zaman bu alanlarla da çalışmaya açık olacağım.

İşitme Atölyesi’nin bu ilk röportajında, Öğütnaz Çoban ile uluslararası klinik tecrübelerden laboratuvar analizlerine uzanan çok yönlü bir yolculuğa çıktık. Çoban’ın bilimsel verileri bir müzisyen duyarlılığıyla harmanladığı bu perspektif, odyolojinin geleceğine dair umut verici stratejiler sunuyor . İşitme biliminin farklı katmanlarını keşfetmeye devam edeceğimiz gelecek röportajlarımızda görüşmek üzere.

Öğütnaz Çoban

Yüksek Lisans Öğrencisi & Araştırmacı

Öğütnaz Çoban, Ankara Medipol Üniversitesi Odyoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapmakta ve tını ipuçlarının konuşma algısındaki rolü üzerine çalışmaktadır. İtalya ve Hollanda’daki uluslararası araştırma deneyimlerini profesyonel müzisyen kimliğiyle birleştiren Çoban; koklear implant kullanıcılarında müzik algısı, psikoakustik ve işitsel rehabilitasyon odaklı projelere katkı sunmaktadır.


Yorumlar


bottom of page